28-29 Haziran 2013 Ankara

Konferans Raporu Orijinal ismi “Transcultural Asia: Unlearning Colonial/Imperial Power Relations” olan konferans, 28-29 Haziran 2013 tarihlerinde SAM sponsorluğunda, Bilkent Üniversitesi ve TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi desteğiyle düzenlenmiş; TOBB ETÜ kampüsünde, Ankara’da gerçekleşmiştir. Bu konferans, dünyanın her tarafından gelen akademisyenlerin, kolonileşme sonrası dünyada değişen güç dengeleri ve Asya’nın emperyalizm sonrası uluslararası alandaki yeri ve önemine dair tezlerini sundukları, savlarını tartıştıkları ve yeni projeler için fikir ürettikleri bir panel şeklinde gerçekleşmiştir. Tartışma, yuvarlak masa toplantısını andıran bir formda yapılmış, on bir akademisyenin her biri önce projelerini özetlemiş, tezlerini sunmuş ve daha sonra konuyu tartışmaya açmışlardır. Değerlendirmeler, sorular ve tezin diğer akademisyenlerin yazdığı makalelerle olan ilişkisi her oturumun sonunda ele alınmıştır.

Konferansın organizatörlüğünü Bilkent Üniversitesi’nden Pınar Bilgin ve The New School’dan L.H.M Ling üstlenmiştir. Diğer dokuz akademisyen, konferansa katılabilmiştir. SAM adına Prof. Dr. Bülent Aras şahsen konferansta bulunamamıştır fakat onu temsilen Murat Yeşiltaş konferansa katılmıştır. Oturumlar aynı konuda olan fakat birbiriyle çelişen iki farklı tezin sunumu üzerine oluşturulmuştur. Bu durum, katılımcılara daha dinamik ve verimli bir tartışma ortamı sağlamıştır.

SAM’ın bu konferansa sponsorluk yapmaktaki amacı akademi dünyası ve siyaset arasında bir bağlantı kurmak ve yeni fikirler için ortam yaratmaktır. SAM’ın Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı’nın danışmanlığını yapan bir düşünce kuruluşu olduğu göz önünde bulundurulduğunda, akademik dünyayla iletişim içinde olmanın, Türkiye’nin uluslararası alandaki hareketlerini belirleme konusunda ne denli yararlı olabileceği son derece açıktır ve SAM bu tür entellektüel hareketleri, bir avantaj olarak görmektedir. Bu duruma uygun olarak, Kültürlerarası Asya Konferansı’nda, Avrupa merkezli uluslararası ilişkiler söylemi problemini çözmek ve Doğu’nun sesini duyurabilmek amacıyla yeni bakış açıları geliştirmeye yönelik çalışmalarda bulunulmuştur. Açılış konuşmasında, L.H.M. Ling, Küreselleşmiş Kuzey’in, Avrupa Merkezli bir hegemonyaya yatırım yaptığı yönünde bir önermede bulunmuştur. Akademisyenlerin sosyal çevrelerindeki çeşitlilik, Küreselleşmiş Güney’de yeni bir ses bulma arayışını teyit ettirmiştir.

Pınar Bilgin ve L.H.M. Ling’in yaptığı açılış konuşmalarından sonra konferansın ilk sunumunu yapmak üzere Everita Silina mikrofonu devralmıştır. Silina, Endüstri sonrası kosmopolitan anlayış üzerine yazmış olduğu tezini sunmuştur. Silina, kosmopolitanlığın sömürgecilik ve elit yaşam üzerine kurulu bir konsept olmaktan çıkıp evrensellik ve insancıllık ideallerini kapsamaya çalışan, batı merkezli olmaktan uzak bir kavram haline gelmesindeki ironiye dikkat çekmiştir. Silina, ayrıca anti-devletçilik idealleri ve küresel yönetişimin pratik sorunları hakkında da yorumlar yapmıştır. Silina, yöresel ya da kişiselin dışında, eğer insanlık ortak bir zeminde ele alınırsa, kargaşanın ve çatışmanın çözülmesinde devletten daha işlevsel bir kurum, kuruluş ya da sistemin var olup olamayacağını sorgulamıştır.

Silina’nın yapmış olduğu sunumun ardından Cao Qing yükselen Çin ve bu yükselişin Batı’da yarattığı etkiler ve çektiği tepkiler üzerine yazmış olduğu tezi sunmuştur. Cao, analizini dört farklı Batı’lı yazar tarafından, ismen Kissinger, Friedberg, Jacques ve Callahan, Çin üzerine yazılmış romanlara dayanarak yapmıştır. Cao, tezinde, bu yazarların Çin kültürü hakkındaki tutumlarının çoğunlukla nötr ya da negatif oluşuna dikkat çekmeye çalışmıştır.

İkinci oturumda uluslararası ilişkilerin “ilişkisel” boyutu tartışmaya sunulmuştur. Rafiul Ahmed, Hindistan Assam’daki mikro-siyaset ve sınır belirleme üzerine yazdığı tezi sunmuştur. Ahmed, Bangladeş göçmenlerinin “illegalliğinin” Assam halkı tarafından nasıl görüldüğü üzerine bir analiz yapmıştır. Bu tezin konferanstaki önemi, uluslararası ilişkilere biraz daha yerel bir bakış açısı kazandırması ve insanın tolerans göstermesi üzerine yeni bir bakış açısı katmasıdır.

Ahmed’den sonra Sheffield Üniversitesi’nde bir İngiliz profesör olan John Hobson Avrupa merkezli kurumsalcılık ve bilimsel ırkçılık arasındaki farkları açıklamış ve Avrupa merkezciliğin nasıl anti-emperyalist olabileceğini savunan tezini sunmuştur. Hobson, Karl Marx’ı örnek olarak vermiş ve onun Batı’ya karşı kritik yaklaşımının altında Avrupa’yı kapitalizmin merkezi olarak değerlendirmesini vurgulamıştır.

Konferansın üçüncü oturumunda, Mr. Binoda K. Mishra Doğu Kültürü’ ne ulus devlet anlayışı uygulanmasının sonuçlarının açıklanması üzerinde durdu. Modernitenin (çağcılık) Westfalya Antlaşması ile ulus devlet formunda kendini gösterdiğini, fakat bu yeni emperyalist ulus devlet uygulamasının, Asya’ daki kimlikleri sorunsala sürüklediğini belirtti. İslam’ ın dindar niteliği ile bağdaşmışlığı üzerine inşa edilen, fakat daha sonra ulus devletin etnik kökende ve dilde birlik alanındaki mücadelesi gibi niteliklerinin baltalanması ile karşı karşıya kalan Pakistan’ ı örnek gösterdi. Ayrıca, Asya’ daki azılıkların ortadan kaldırılması ve bölgelerdeki dil düzenlemeleri gibi homojenik sorunların çözümlenmesindeki olumlu ve olumsuz gidişata da değindi. The New School Üniversitesi’ nden Everita Silina, ulus anlayışına dayanan bir devlet sisteminde iki önemli teşvikin söz konusu olduğunu belirterek, Binoda Mishra’ ya karşılık verdi; biri hürriyetin ve vatandaşların işçi haklarının işçi muhacirlerden ayrı tutularak korunması, ikincisi de aynı değerlere tutunan insanlarla yaşama gereksinimi.

Konferansın ilk gününün son oturumunda, Gavan Duffy ve LHM Ling uluslar arası ilişkiler konusuna bilişsel bir yaklaşım getirdi. Duffy, nesnellik, kültürel çeşitlilik, seçme kuramı ve sofistike tahrifattan kaçınma gibi akademik bir bildiride önemli olan öğelere dikkat çekti. Diğer yandan, Ling ise, ulsulararası ilişkilere yeni bir yaklaşım modeli sundu. Bir batılının, Doğu Kültürü’ nde emperyalizmin yankı bulamaması üzerinden batıda dayatılmasını önemsediğini ileri sürdü. Örneğin; ne paternalist devlete olan liberal demokrasi rağbetinin ne de ahlakî rağbetin işlememesi. Post-kolonyal devletin batı değerlerine sahip olmadığı ile itham edilmesi, bunun modern emperyalizmin başka bir örneği olduğunu düşünenler üzerinde sert bir tepki yaratacağını ve bunun karşılığında batı ülkelerinin doğu hakkında ileri sürdüğü şeyi pekiştireceğini ileri sürdü. Uluslar arası ilişkilerin farklı taraflarına yeni bir yaklaşım için yerli kaynaklara dönmeyi teklif etti ve konferansın ilk günü sona erdi.

Katılımcılar, ertesi gün konferansın beşinci oturumu için TOBB-ETU’ de yeniden toplandı. Pınar Bilgin, Uygarlıkların Diyaloglarının problematik doğası üzerine olan çalışmasını sunarak oturumu başlattı. Devletin ve bireyin emniyetini birbirinden ayırdı ve bir bakış açısına yahut kimliğe dayanan uygarlık anlaşmalarının şekillenmesinin bazı vatandaşları yabancılaştırdığını ya da kimliklerini tanımladığını ileri sürdü. Daha sonra, Uygarlıkların Diyaloglarına ve devlet dışı güvenlik kaygılarına daha epistemolojik bir yaklaşım getirdi. Akabinde, National Sun Yet-Sen Üniversitesi’ nden Chen Boyu, Japonya ve Çin bağlılığı ile alakalı olarak Tayvan’ daki kimlik çatışmalarını açıkladı. İki dev arasında tartışmalı bölge olarak, Tayvanlı vatandaşların bakış açısını masaya yatırdı ve Tayvan üzerindeki iddiaların Çin ve Japonya ile nasıl özdeşleştiğini analiz etti. ‘’üç Krallığın Macerası’’ adlı tarihi roman ve bu fenomenler arasında ilginç bir karşılaştırma yaptı ve de bu durumun Tayvanlıların konu hakkındaki fikirlerini nasıl etkilediğine açıklık getirdi.

Konferansın son oturumu, Smith College’ den Payal Banerjee ve Kuzeydoğu Himalayalardaki Yeşil Politika konulu çalışmasıyla açılmış oldu. Hindistan Hükumeti’ nin, kırsal yerli halkın sıkıntısını gizlemek için, doğa bilinci projelerine görünüşte nasıl katkıda katkıda bulunduğuna dikkat çekti. Son olarak New Delhi’ de Centre for the Study of Political Violance’ ta Japon bir profesör olan Ikeda Josuke, uluslar arası ilişkilerde yeni bir metafor ‘’road system’’ adlı çalışmasını sundu. Post-Batı yaklaşımların bile aslında batı kökenli olduğunu, Aydınlanma Dönemi’ nden ayrı olarak bu hassas yaklaşımın eleştirel bir biçimde yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Kültürler arasında her yerde aynı biçimde değerler bulabilmek adına, kültürlere tarihsel bağlamda karşılaştırmalı bir yaklaşım savunmuştur.

Söz konusu yolun düşünsel bir yol değil, düşünceler arası coğrafik ve sosyal bir bağ olması gerektiğini düşünmüştür. Bahsi geçen ‘’yol’’ metaforu ile, konferans tekrar başa ve de kozmopolitanizm söyleşisine dönmüştür. Ancak, katılımcılar, zihinler yerine, yoldaki adımlara odaklanmışlardır.

Konferans gelecek vadecici bir son ile tamamlanmıştır. Akademisyenler, konferansın ortak temaları olarak, eleştiri, diyalog, vekillik üzerinde karar kıldılar ve konferansta tartışılan çalışmaların basılmasına dair düzenlemeleri yapmışlardır. Şüphesiz ki, Kültürlerarası Asya semineri, pek çok uluslar arası ilişkiler uzmanının teorilerinin gelişimine yol açmıştır ve bu tarz yeşeren fikirler İmparatorlauk sonrası uluslar arası ilişkileri anlamada çok derin bir etki bırakacaktır.